Acı(tan) Haber! #Çocuk #ÇocukHakları #ÇocuklaraKıymayın

Kategoriler Hayat0 yorum


Bu sabah, 2 gündür kayıp olan ve aranan 6 yaşındaki Gizem’in “acı haber”i geldi, yüreğimizin orta yerine düştü. Henüz söylenti denilecek iddialara göre küçük çocuğun işkence görmüş. 6 yaşında bir çocuktan söz ediyoruz, değil dövmek, işkence etmek, kulağını çekmeye kıyamazsınız. Gizem’in fotoğrafları sosyal medyada ve haber sitelerinde yeterince dolaşıyor, ben ailesinin acısına saygımdan paylaşmak istemiyorum, ama öyle güzel bir gülüşü var ki, insanın ömrüne ömür katan bir çocuk olduğu belli.

Haberi okuduktan sonra yan odada henüz uyuyan kızımın yanına gittim, sarıldım, uyandırdım, kokladım ve her zaman söylediğim gibi “en sevdiğim kızım” diye öptüm. Gizem’in annesinden, babasından af dileyerek yaptım bunu. Bir şey düşünmeden, sadece insan olarak, bir baba olarak, içgüdüsel olarak yaptım.

Şimdi sizlere bir çok istatistiki veriler verip “bilgiliyim” falan gibi görünmeye çalışmayacağım. Her yıl çocuklar ölüyor ülkemizde, son zamanlarda yaşadığımız hassasiyetlerden ve sosyal medyanın etkisinden dolayı bunları daha çok fark eder hale geldik sadece. Çoğu çocuğun ölümü en fazla yerel gazetelerde veya internet sitelerinde yer alıyor. Eğer çocuk “sansasyonel” bir şekilde ölmediyse neredeyse ailesi ve yakınlarının dışında kimsenin haberi bile olmuyor.

Eskilerin deyimiyle “Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın” denilir ya, işte düşmanımıza bile edemeyeceğimiz kadar büyük bir acının bedduasıdır bu. Çocuk ölümlerinin bir sürü nedeni var, bir çoğunu zaten hepimiz biliyoruz, ama kendi başımıza gelmediği sürece pek de önemsemiyoruz. Peki çocuklarımızı kim ya da ne öldürüyor? Çocuklarımızı ihmal (ev kazaları, iş kazaları) öldürüyor, devlet terörü öldürüyor, sapıklar öldürüyor (ki bunların çoğu aramızda normal insanlar gibi dolaşan ruhsal bozuklukları olan insanlar), terör ve savaş öldürüyor, trafik kazaları öldürüyor (ki bu da aslında yine büyüklerin ihmalleri arasında yer alıyor).

Kısacası her gün çevremizdeki çocuklar ölüyor, hem de onlarcası, ölüyor, öldürülüyor. Ahlayıp vahlamaktan öte bir şey yapmıyor, başımıza gelmediği için şükredip duruyoruz. Özellikle muhafazakar müslümanlar; “Takdir-i İlahi”, “Allah muhafaza etsin”, “kaderi böyleymiş”, “Cennet’e melek oldu” gibi söylemlerle bu vahim sonuçların nedenlerini görmezden gelip, pisliği halının altına süpürmeye devam ediyorlar. Biraz daha fazla “dünya görüşü” olanlar ise; sürekli istatistiki verilerle çocuk ölümlerinin büyüklüğünü rakamlarla ifade edip, olayın insani boyutunun görülmesini engelliyorlar. Ölen, yaralanan, sakatlanan çocuklarımız birer istatistiki veri olmaktan öte insan olarak görülmeliler. Ama sanırım ateş düştüğü yeri yakana kadar hep böyle sürüp gidecek gibi.

Her şeyi devletten bekleme geleneğimizi sürdürmenin ötesinde ne yapabiliriz diye bakarsak, öncelikle birey eğitimi, aile içi eğitim ve belki de zamanla toplumsal eğitime daha çok önem vermeliyiz. Ama bu kadar yuvarlak cümlelerle geçiştirmeyelim ve somut bir şey söyleyelim. Özellikle ihmal ve sapıklara karşı çocuklarımızı korumak biraz da bizim elimizde. Evimizde ve çevremizde çocuklarımıza zarar verebilecek oluşumları ortadan kaldırmalı, tedbirler almalıyız. Tek tek çocuğumuza camdan sarkmamasını, çamaşır suyu içmemesini anlatın vs. demeyeceğim, ama tüm bunları okuyun, okutun, paylaşın, anlatın. Ayrıca çocuklarımıza da yabancı insanlara karşı, özellikle yanlarında aile bireyleri yokken nasıl davranmaları gerektiğini öğretmeye çalışalım.

Peki, sapıklara karşı ne yapabiliriz? Çocuklarımızı bilinçlendirmeye çalışmaktan ve sürekli gözetim altında tutmaktan öteye çok önemli başka bir şey daha var aslında. Bazı ailelerde, çocuklara karşı şiddete meyilli, ruhsal olarak hasta teşhisi konmuş insanlar mevcut. Ancak toplumsal yapımız gereği “kol kırılır, yen içinde” kalır diyoruz ve bu insanların hastalıklarını görmezden geliyor, çevremizden saklıyoruz. Oysa çevredeki insanlar o kişinin farkında olsalar ona göre tedbir alabilirler. Tabi bir de işin diğer yanında, ruhsal hastalıklara haiz olanları, hasta olarak görmek yerine “deli”, “sapık” olarak adlandırma geleneğimiz devam ettiği için de bu aileler yakınlarının hasta olduklarını saklamaya devam edecekler. Böyle olunca da acayip bir kısır döngü içerisinde kalıyoruz. Bana göre, bu tarz hastalıklara teşhis konulduğunda; ailenin yaşadığı mahalledeki insanlara bir şekilde anlatılması, mahalle bilinçlendirme toplantısı vb. şeylerin düzenlenmesi. Hem ailenin ve hasta insanın dışlanmaması adına, hem de olası bir olay karşısında nasıl davranılması gerektiği konusunda. Sanırım bunun için de öncelikle yine devlete, yerel sağlık kurumlarına ve hekimlerimize görev düşüyor.

Bu arada kayıp ve aranan şahıslar (çocuklar da dahil) konusunda neler yapılacağına dair önemli bilgiler içeren Emniyet Müdürlüğü Asayiş Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan makaleyi okumanızı öneriyorum…

Bumerang - Yazarkafe

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir